Sevgili Arsız Ölüm

Latife Tekin’in 1983 yılında yayınlanmış ilk romanı. Latife Tekin bu roman hakkında “aralarında büyüdüğü insanların armağanı” olarak bahseder. Buradan yazarın kitabını kendi hayatını referans alarak yazdığını anlıyoruz. Bu yüzden kitabın otobiyografik bir nitelik taşıdığını söyleyebiliriz. Bununla beraber kurgunun çıkış noktası gerçek hayat olsa da cinlerle, perilerle, batıl inançlarla dolu bir kitap. Belli ki Latife Tekin eski anlatı geleneğimiz olan masal türünü günümüz roman türüne adapte etmiştir. Nitekim Latife Tekin’in bir söyleşisinde yer alan “Eğer bir kitap beni çarşı pazar dolaştıracaksa kitabı kapatırım, kendim giderim çarşı pazara. Eğer Kaf Dağı’nın ardındaki sihirli bülbül gibi sihirli bir şey değilse getirilen o zaman çok ilgilenmem kitapla.” ifadesine göre kitapta denediği büyülü gerçeklik tekniğinin sanat beğenisine uygun olduğu görülür.

Mizah ve üslup yönünden kaliteli bir eser. Teknikte halk edebiyatımız temel alındığı için bilinçli olarak psikolojik tahlile, zaman ve mekan tasvirlerine yer verilmemiş. Kitap kurgu yönünden, köyden şehre göç eden bir ailenin başından geçen, ekseriyetle trajikomik bir atmosfere sahip olaylar silsilesiyle örülmüş. Genelde kitaba dair yapılan yorumlarda Dirmit’in ideolojik yönden ailesinden ayrılışı ve ideolojik olarak aydınlanması işlendiği söyleniyor. Ancak romanda kahramanın ideolojik açıdan belli bir bilinçli sorgulama sonucu vardığı bir tercih yok. İdeolojik görüş, anlatıcı-yazarın mizahında gizli. Çatışma daha çok içe dönük bireysel yaşantının, toplumsal yargıların baskısı altında yaşanamayışı üzerine kurulu gibi.

Kitapta gerçekten özellikle beğendiğim tekniklerin iki tanesine örnek vereyim. Biri, yazar okurda uyandırmak istediği kanaati kendi yorumuyla yapmıyor. Misal romanda Atiye’nin diğer aile bireylerine sonunu “iyi gelmezmiş” diye bitirdiği nasihat cümleleri var. Romanın sonunda Atiye öte dünyaya göçtüğünde “benim gibi içi yaralı bir kadını dövmek zebanilere iyi gelmezmiş” diyerek zebanilere de akıl vermeye girişiyor. Bizde de o sırada, söz gelimi öte dünyadan aldığı kaideleri öte dünyanın varlıklarına bildirdiğinde, bu verilen akılların menfaat kaynaklı birer hurafe olduğu kanaati uyanıyor. Diğeri de yazarın iç monolog kullanmamak için yaptığını düşündüğüm karakteri nesnelerle konuşturma tekniği. Çünkü Dirmit; kuşkuş otu, tulumba, rüzgar ile konuşurken zaten sorduğu soruya mukabil olarak kendi kendine vereceği cevapları alıyor. Bu da kanaatimce çevresindeki türlü nesnelerle konuşan Dirmit’in aslında kendi kendisiyle konuşması demektir.

Kitabın özeti olarak yazarın kitabın yazılmasıyla ilgili açıklaması verilebilir. Nitekim bu açıklama hem yazarın kendi hayatının hem kitabın özeti mahiyetinde:

“1957 yılında Kayseri’nin Bünyan kasabasına bağlı Karacefenk köyünde doğdum. Yürümeyi öğrenir öğrenmez okula başladım. Okul, evimizin erkek odasıydı. Sedirlerin altında cinlerle oynaşırken okumayı, yazmayı öğrendim. Karacefenk’te sedirlerin altında cinler ve periler yaşardı. Çocukluğum onların arasında geçti. Gizlice onların derneğine girdim. Evlerini gezdim. Düğünlerine gittim. Dillerini, gündüz ve gece oyunlarını öğrendim. Babam İstanbul’da çalışırdı.

Annemin yüreği yaralı, garip bir kadın olduğunu kim söyledi bana şimdi unuttum. Okuyup yazar, dikiş diker, iğne yapar, Kürtçe ve Arapça bilirdi. Köye gelen çingenelere adını duymadığım yerleri, insanları sorardı.Onun geçmişini aranıp durması çocukluğuma bulaşan ilk acıydı. Babam İstanbul’dan torba dolusu parayla döner, köyü başına toplardı. Evimiz tuhaf aletlerle doluydu. Ne işe yaradığını anlamadığım büyülü demirler. Zemberekli saat, radyo, gramofon, mavi kocaman bir yolcu otobüsü, patos, tulumba, kamyon ve traktör.1966 yılında İstanbul’a geldim. Çocukluğum keskin bir acıyla ikiye bölündü sanki.

Gerçekleşmeyen düşler, aralarında doğup büyüdüğüm insanları paramparça etti. Babam hızla işçileşti ve giderek işsiz kaldı. İki ağbim ve kardeşim inşaatlarda işe girdi. Yedi kardeşin arasından titrek bir gölge gibi sıyrılıp liseyi bitirdim. Korku ve yalnızlığın içinden okula gitmenin bedelini ödedim. İnanılmaz savrulmalar, inkâr ve baskının bin çeşidi. Kente ayak uydurabilmek için boğuşup durdum. Her yanım yara bere içinde kaldı. Boğuşurken birlikte doğup büyüdüğüm insanlardan ayrı düştüm. Ama kendi öz değerlerimi, dilimi ve o insanların durulmaz bir coşkuyla bana taşıdıkları sevgiyi koruyabilmek için direndim.

Elinizdeki roman bu direnişim için aralarında büyüdüğüm insanların bana armağanıdır. Keşke onu daha soluk soluğa, daha parçalanmış bir teknikle, daha erken yazabilseydim.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir